10/06/2019
1686

HİÇ ÜŞÜMEDİM

Ayşen'le mecburi hizmette tanışmıştık. O da benim gibi ilk defa ailesinden ayrılmış, Karadenizli, deniz gözlü, beline kadar uzanan dümdüz saçlı, minyon, sesi kendinden büyük, bağıra çağıra konuşan, gülen, güldüren, hayat dolu bi kızdı. Ben işini bu kadar aşkla yapan başka bi insan görmedim. Çocukları çok sevdiğinden çocuk cerrahı olmuş, metrekareye 5 çocuğun düştüğü; her ailenin 10 çocuğu olan bu memlekete atanmış tek çocuk cerrahı olarak gecesi gündüzü olmadan çalışmasına rağmen bir gün onu söylenirken duymadım. Nadir de olsa hastane ekibi ne zaman bi yerde buluşsak, iki laflayalım desek, telefonu çalan Ayşen 'bi yavrunun karnı ağrıyomuş gitmem lâzım' diyerek hastaneye koşar; ameliyat edip ağrısını kestiği her çocukla birlikte kendi de çocuk gibi sevinirdi.

Bir gece nöbetimde damdan düşen 6 yaşında bi kız çocuğu aldık birlikte. Bakmaya doyamıyacağın güzellikteki yüzü yara bere içinde; bakımsızlığa inat sarı kıvırcık saçları pırıl pırıl yavru için ne gerekiyosa yaptık. Dalağı parçalanmış, akciğerleri sönmüş, kemikleri kırılmış bu sabînin tek günahı böyle bi yerde, bu ailenin eline doğmuş olmaktı. Yatağının kenarına bile korkuluk konup saçı okşanarak uyuyan da sabî sübyandı; damda hiçbi önlem alınmadan yatırılan bu çocuklar da... Boğazımıza bi düğüm oturdu, hiç konuşamadık; saatler süren ameliyat sonrası eve dönerken yoğun bakıma uğradığımda Ayşen'i çocuğun elini tutmuş otururken buldum. Ben de uzanıp onun elini tuttum, o buğulu mavi gözleriyle bana baktı: 'Ben babasız büyüdüm. Babam ben çok küçükken bırakıp gitmiş. Bakmıyacağı çiçekleri niye dikerler ki bu dünyaya?? Bu çocukları, ailesinden anamnez alırken 'adı bile olmayan, babasının ikinciyi eşek tepti, üçüncü de böyle damdan düştüydü' diye anlattığı yavruları görünce içim yanıyo, içim alev alev yanıyo be' dedi. Orda o gün her yanı kırık bir; kalbi kırık iki küçük kız bıraktım ben yoğun bakımda...

Küçük hastamız Halime yoğun bakım ve servisin maskotu oldu. Tam üç ay bizimle kaldı. Ayşen her vizitte sabah ona 'Halimeeee' diye kuzu gibi 'mee' leyerek seslendikçe yavruş kıkırdayarak güler, neşeleri hepimize bulaşırdı. Bir gün akşam nöbette baktım yine bu ikili biraradalar yanlarına uğradım. Halime'nin yanından ayrılınca Ayşen 'taburcu olacak ama çok endişeliyim, dalağı da yok, iyi bakım şart, elimde olsa ben evime götürür bakarım. 3 aydır annesi hep geldi de babayı bi kez görmedim. Halime'nin 7 kız 1 erkek kardeşi varmış. 'Babam bizi hiç sevip öpmez ki, ayıpmış, bi tek kardeşim Mehmet'i sever o' deyince içim acıdı resmen. 'Hiç olur mu, babalar kızlarını öpmese de severler' filan dedim ama insanların bu erkek çocuk saplantısı beni çıldırtıyo' dedi.

Halime'yi taburcu edip annesinin kucağında gönderirken onu aylardır izleyen hemşire, doktor, personel hepimiz el salladık; o kuzunun Ayşen'e sarılıp ağlamasını görseniz, 'sevgi' böyle bişeydi, yer, zaman mekan dinlemeyen, sıcacık... Ayşen boynundan hiç çıkarmadığı kalpli ismi yazılı kolyesini çıkarıp miniğine taktı; 'bunu hiç çıkarma beni özleyince bu kolyeyi tut, ben hissederim olur mu?' dedi. Ayşen sanki çocuğundan ayrılmıştı, günlerce o kendinden büyük sesi çıkmaz oldu; sessizce ameliyatını yapıp odasına çekiliyordu.

Çok karlı bi gündü, soğuk insanın içine işliyor, personel acilin girişindeki karı kürese de ânında geri kapanıyordu. Acilde Ayşen'le birlikte nöbetteydik. Dışarda lapa lapa yağan karı izlerken sıcacık evde çay içmek çok keyifliydi ama nöbetteyken... Tam o sırada ambulansın sireniyle çayımızın son yudumlarını alıp hastayı karşılamaya kapıya yöneldik. Koca sedyenin ortasında minicik bi kız çocuğunu koşturarak müdahale odasına aldılar.

'6 yaşında kız çocuğu, yüksekten düşme nedeniyle burda ameliyat olmuş, bir haftadır öksürüğü, ateşi varmış. Bugün nefes alamayınca bizi aradılar.' Bunları bi uğultu hâlinde duyuyodum, Halime, minik kuzumuz bakımsızlıktan tanınmıycak haldeydi. Hemen başına geçip oksijene rağmen moraran, ateşten kavrulmuş dudaklarını aralayıp entube ederken, Ayşen de eli kolu titreyerek Halime'nin müdahalesi için kıyafetlerini soydu ve kuzusunun boynundaki kolyesini gördü. 'Yavrum öyle çok tutmuş ki kolyenin yazısı silinmiş, ben de seni çok özledim kuzucuk, nolur beni bırakma, kimseye vermiycem, hiç yanımdan ayırmıycam seni' dedi...

Halime son ana kadar bize getirilmediği için, artık sepsise girmiş, minik kalbi, akciğerleri iflas etmişti. Aralıksız bir buçuk saattir kalp masajı yapan Ayşen'e gittim, 'Hiç yanıt yok, artık bırakman lâzım, elimizden geleni yaptık Ayşen' dedim.

Onu hiç böyle görmemiştim. Gözünün yaşını silip koşarak dışarı çıktı bi taraftan da bağırıyodu:

-Siz ana baba mısınııız, bu yavruyu bu hâle gelene kadar nasıl getirmezsiniz? Damdan düşüren de üstüne bakmayıp şu hâle getiren de sizsiniiz!! Öyle öfkeli ve bağırıyordu ki hiçbirimiz tutamıyorduk. Babasının yakasına yapıştı, 'neden bakmadın bu kuzuya, kızın o senin, o da evlâdın değil mii?' diye bağırırken 'bir el silah sesi' duyduk. Halime'nin babası, cebinden çıkardığı silahıyla Ayşen'i kalbinden vurdu.

Sonra ne mi oldu? Televizyonda o akşam bazı kanallar 'bir doktor cinayeti daha' dedi ismi bile geçmedi, insanlar 'ama o da babasına saldırmış' diye yazdı, saydı sövdü. Babası hâkime 'kadın başıyla herkesin ortasında yakama yapışıp hesap sorup erkeklik onurumu kırdı, vurdum' dedi...

O gece ben acilde iki melek bıraktım, elele, hayatları ellerinden alınan, adı bile olmayan... O gece ben acilde insanlığa olan inancımı bıraktım. 'Yavrumu yanımdan ayırmıycam' diyen Ayşen'i yavrusuyla yany ana toprağa gömdüm. Ben o gece karın altında saatlerce oturdum, hiç üşümedim...