08/06/2019
858

ORMANCI

ORMANCI

-Rakınıza buz ister misiniz?

-Evet; yanında da acılı şalgam olsun lütfen.

Bugün, fakülteden yakın arkadaşımın düğün arifesiydi ve biz dört hatun akşam meyhanede içip kutlamaya biraraya gelmiştik. Herbiri ayrı bi şehre savrulmuş dört hatun, dört ayrı hayat... Bi ben kalmıştım evlenmeyen; mutluydum aslında, evet evet yaa niye mutsuz olcaktım ki? Rakımın ilk yudumuyla o hain şarkı çalmaya başladı:

'Aman ormancı, canım ormancı

Köyümüze getirdin yoktan bir acı

‘Aaaaaah hem de ne acı!!!’ '

Yıllar önce pratisyenlik mecburi hizmeti için doğuda küçük bi ilçenin sağlık ocağına atanmıştım. Doğduğu yerde büyümüş muhtemelen de ‘doğduğu yerde ölecek’; dünyası sadece o şehrin sınırlarında olan bi avuç insanın yaşadığı bi ilçe. Her yanı kahverengi dağların sardığı, küçük bi dereyatağında, küçük bi ormanlık alanın yeşiline sığınmış insanların o küçük dünyası...

Hasta bakmak dışında yaptığım tek aktivite ormanda yaptığım uzun yürüyüşlerdi. İşte tam da bu yürüyüşlerin tekinde: Güneşi arkasına alınca bi Yunan tanrısı silüeti oluşturmuş; üstüne yapışmış tişörtüyle kan ter içinde yük taşıyan, göreni îmana, Tanrı’nın varlığına ikna edebilecek mükemmellikte yaratılmış o adamı gördüm: Ormancı’mı...

Bu dünyanın bence en yakışıklı ve gizemli adamının burda işi neydi; neden ormandaki o küçük kulübesinde yaşıyor, neden herkes ona ‘ormancı’ diyordu bilmiyordum. Küçük yerlerde siz ‘yabancı’ olursunuz; aynı ülkenin topraklarında da doğsanız giyim, kuşam hâl ve hareketten bellidir ki siz hizmete gitmiş bir yabancı, muhtemelen öğretmen ya da doktorsunuzdur. Böylece ‘yabancı’lar da kendi arasında hemen tanışır, aynı yolun yolcusu olarak kaynaşırlar. Evet zor olmadı biz de hemen tanıştık, ben ‘doktor’dum, o ise ‘ormancı’. Kulağa bile tuhaf gelse de, aşkın kendisi zaten dünyanın en tuhaf duygusu değil mi ki?

Bana hiç burda ne işi olduğunu, niye ormanda yaşadığını anlatmadı. Her sorduğumda 'doğunca beni bi ağaç kovuğuna bırakmışlar, ayılar büyütmüş beni' gibi olayı dalgaya getirip geçiştiriyordu. Valla insanların yetiştirdiği ayılardan sonra bu güzel adamı yetiştiren ayıların elini öpmek lazım diye düşünüyor, gülüp geçiyordum ben de...

Sabah sağlık ocağında akşama kadar hasta bakıyor; akşamı iple çekiyordum. Köy halkı da bu efendi adamı öyle sevmişti ki, onun evime girip çıkmasını olağan karşılıyor; davranışlarında sanki beni, ona emanet ediyorlardı. Herkes sessiz, sakin ve mutlu sanki sadece bugünü yaşamaya planlı; sormadan sorgulamadan, rahvan gidiyorduk.

Karlı bigün yan köydeki bi cenazeye otopsiye çağrıldım; geç vakit dönerken arabamız kara saplandı. İlginçtir, sağlık ocağının şoförüyle buz gibi bi arabanın içinde o karanlık sonsuz beyaza bakarken, bikaç saat önce birinin ölüm raporunu doldurup bu gidişle sabaha da bizimki doldurulacakken dahi ‘onu düşününce’ içim ısınıyordu. Yola çıkıp köye dönemediğimizi farkeden köylüler şükür ki jandarmaya haber vermiş ve donmak üzereyken bizi kurtarmaya geldiler.

Eve girdim; sanki bedenimle birlikte ruhum da donmuştu; komşu teyzeler koşup sobamı yakıp beni sarıp sarmaladılar. Vücudum ısınıyordu ama içimin buzu, düşüncelerimin karı hiç çözülmüyordu. İlerleyen saatlerde kapı çaldı, açtım, onu görüp sarıldım, işte o an bi damla yaş gözümden süzüldü; o an yüreğimdeki karlar eridi. Sobanın başında kucağına oturdum, göğsüne kafamı yaslıyıp çıtırdayan odunların sesini dinlerken:

-‘Biliyo musun seni niye çok seviyorum; sen ‘huzur’sun dedi. Bi çiçek vardır; dağcıların yorulup umutları tükendiğinde karşılarına çıkar; mükemmel mor, nadide çiçek onlara zirveyi ve kurtuluşu müjdeler. Sen işte benim hayatta huzuru yaşatabilcek birinin olduğuna umudumun tükendiği anda karşıma çıkan o ‘mor çiçeğim’sin, ‘seni çok seviyorum’ dedi. Hayatımda hiç bu kadar huzurla uyuduğumu hatırlamıyorum; onun kucağında, sobanın çıtırdayan sesinde, alevlerin duvardaki gölge oyunlarında, yanık odun kokusuyla; oduncumun kollarında...

İnsanoğlu ne garip bi yaratıktır aslında yiyeceği yemek, giydiği giysi çeşidi artsa nolur; hayatı mutluluğu yaşayacak gün gelsin diye çalışmak ve biriktirmekle geçer; o gün gelemeden ölmezse şanslıdır; yani mutlu olmanın hayalinde yaptıklarıyla kendini mutsuz eder. Oysa ki bilse ki mutluluk ‘o ânı yaşamakta; yağmur yağınca yayılan toprak kokusunda; sevdiği adamın gözündeki pırıltıda’; hayat ne kadar güzelleşecek. Mal-mülk biriktirilir ama biriktirilemeyen tek şey ‘zaman’dır. O zamanı elimizden kaçırıp önümüzdeki günleri satın almaya çalışırız ama ne yazık ki giden zamanın asla geri gelmiyceğini unuturuz.

Bigün akşam evde otururken kapı çaldı; ben heyecanla koştum ‘o’ geldi diye. Kapıda kumral, uzun boylu bakımlı bi hatun ve yanındaki küçük oğlan çocuğunun gözündeki ışıltıyı gördüğüm an; benim ışığım söndü. Hayata, aşka inancım, mutluluğum, hayallerim...

İstanbul’un zengin yalı çocuklarından olan asilzâde zât; çok hızlı bi hayat sürmüş; o hayatın içinde yitip gitmek üzereyken alkollüyken yaptığı bi kazada ölümden dönünce tek çareyi o hayattan; çok sevdiği doğaya kaçmakta bulmuş. Bu arada sevgilisi gebe olup doğurmak istese de önemsememiş ve ortadan kaybolup bu hayata geçmiş. Gizemini çözünce beni üzecek şeyler çıkacağından korkmuştum hep ve evet yine ne yazık ki haklı çıkmıştım. Hayatından kaçabilirsin belki ama ya çocuğundan? Ya da ben bu senaryoda yoktum artık! Hayat böyleydi; dün benim için baharken bugün kış; dün onun ‘mor çiçeğiyken’ bugün solmuş gitmiş, yokolmuştum.

Ertesi gün kapımı çektim çıktım; istifamı verip hayatıma devam ettim. Eğer ona konuşma hakkı verseydim kalbim mantığıma yenik düşecekti, ben de onun yaptığını yapmış, herşeyden ‘kaçmıştım’. Ben hayatım boyunca o kadar huzurlu hiç uyumadım...hiç...

-Garson bey, rakımı yenileyin, duble olsun lütfen.

Şimdi ben bunları niye uydurdum; bu ‘ormancı’ şarkısını çok efkârla söylerler ya, hikayesini okuyunca dumur oldum, resmen hayalkırıklığı! Yok Mustafayla biri kaavede dama oynarken tartışma çıkmış, alkollü bi ormancı öbürünü vurmuş, muhtar üzülmüş filan bu ne ayol?!? Biz didim, rakı masasında didim, niye Adana adliyesinin rutin bana yan baktın cinayetlerinden birine içleniyoz ki didiim, ‘aşk’ olmalı didim, ‘ormancı ile aşk’olur mu didim, ahanda bu hislerle hikayemi uydurdum. Bakın böyle bi hikayeyle içince rakı daha bi keyif veriyor, amaaan ormancııı, rakıma bi buz daha lütfen, canıım ormancıı!..