09/06/2019
827

PAMUKTAN BEYAZ HAVİN

Simsiyah uzun gür saçları, upuzun kıvrık kirpikli çimen yeşili iri gözleri, dolgun kiraz dudakları, uzun boyu ve kıvrımlı düzgün vücuduyla öyle güzeldi ki! Mardin’in küçük bi köyünde doğmasa; misal Amerika’da olsa kanatlarını takıp yılbaşı defilelerinde tek adımı trilyon olan hatunlardan teki o olabilirdi. Ama o, köyde doğmuştu ve muhtemelen nenesi, dedesi ve diğerleri gibi ‘doğduğu yerde ölecek’ insanlardandı; küçük bi dünyada kapalı, kendi içinde evlenen, çoğalan, ektiğini yiyip sağdığını içen, zamanı gelince de ölen... Köyünün yeraldığı dünyanın hatta ülkenin gerçeklerinden bîhaber, hırssız, belki küçük ama daha mutlu bi dünya.

15 yaşına girdiği o yaz babası yanına geldi :

-Havin hazırlan bikaç güne Adana’ya pamuk hasatına köyün diğer kadınlarıylan gidip bikaç ay kalıp döneceksan. Kardeşin yakında hiç yürüyemeyecek, para lazımdır. Yoksa kızbaşına seni göndermezidim ama... yutkundu, konuşamadı...

-Sen merak etme baba, giderim ben!

Babası kardeşi hastalandığından beri çökmüş, sanki birden yaşlanmıştı. Dağ gibi evladını tam da gururla askere göndereceği zaman kardeşinin birden ayakları hissizleşti, günden güne felç oluyor, gözlerinin önünde o ‘bir’, anne-babası ‘bin’ eriyordu.

‘Adana’, kocaman bi şehir. Hayatında köyünden bi kez Diyarbakır’a gitmiş hem çok beğenmiş hem de korkmuştu. Tek başına bikaç ay çok uzaklara gitmek onu ürkütse, geceleri uyutmasa da babasına hiçbişey belli etmedi; küçük valizini aldı, köyün diğer kadınlarının bindiği dolmuşa binip yola çıktı geriye hiç bakmadan; ağladığını kimseye göstermeden.

Adana’ya vardılar; ağanın çiftlik evinin yakınında inşa edilen küçük bi yerde kalacaklardı. Yaşıtı bazı kızlar ona sebepsiz kötü davranıyordu; tamamen kadınsal, içgüdüsel bişey ve sebepsiz bi kıskançlık olduğunu düşünemiycek kadar saftı. Değil akranları; tarlaya çıkınca tabiat ana bile kendinden yeşil gözlerini; pamuktan beyaz tenini kıskanabilirdi.

Sabah çok erken tarlaya gidip işe başlıyorlardı. Eylül olmasına rağmen öğlene doğru güneş tüm gücünü gösteriyor resmen o beyaz tenini ısırarak yakıyordu. Yine böyle günlerden birinde, Havin pamukları topladı, küfeye koydu, topladı küfeye koydu, topladı küfeye koyamadı; gözü karardı; dünyası karardı, oracıkta yere yığıldı. Ne kadar süre baygın kaldı bilinmez; uyandığında odasına taşınmış, ayaklarının altına yastık, kafasına ıslak bi bez konmuştu. Zorla gözlerini araladı; uğuldayan bi sesin ‘tamam nabzı düzeliyor, tansiyonu düşmüştü, alışık olmayanı Adana sıcağı çarpar’ gibi bişeyler dediğini duyarken bileğinde bi elin sıcaklığını hissetti ve onunla gözgöze geldi. Bi erkek, hem de dizideki Seymen Ağa kadar yakışıklı bi erkek. Birden fırladı, elini çekti.

-Sakin ol, bayılmıştın şimdi iyisin, nabzına bakıyodum. Ben Ahmet Ağa’nın oğlu Mustafa; al şu tuzlu ayranı iç, dinlen, bugün çalışma.

Kalktı, odadan gitti ama o andan itibaren Havin’in aklından, yüreğinden bi an olsun gitmedi. Havin bi gün ablasına sormuştu ‘enişteme âşık olduğunu nasıl anladın?’ diye; ablası ‘enişteni gördüm içimde bişey kaydı, bigün elimi tuttu hani çocukken salıncağın en tepesinde elimizi bırakıp atlayınca içimiz geçerdi ya, öyle oldu, işte dedim, sevda bu olmalı’. Evet aynen öyle bi duyguydu bu; Havin 15 yaşının tüm saflığı, tüm coşkusuyla Mustafa’ya âşık olmuştu.

Genelde Mustafa’nın babası gelip kontrol edip başlarında duruyor, onun da arabayla akşam eve geldiğini uzaktan görüyordu. Bigün Ahmet Ağa ‘Mustafa’nın bahsettiği bayılan çok güzel kız sen olmalısın, nassın iyi misin? Hakkaten oğlumun dediği kadar varsın; bu ellere yazık günah, sıcak sudan soğuk suya girmeyecek kadar minikler’ dedi.

Havin yine çok heyecanlandı; ‘demek babasına benden bahsetti, demek beni güzel buluyo’ diye bisürü düşünce kafasında dolanırken ‘iyiyim’ diyebildi, hızla küfesini alıp uzaklaştı. Tabi yaa, sevmese niye elimi tutsun, niye babasına bahsetsindi ki, evet o da sevdalıydı, kesin! Havin sabaha kadar hayal kurdu, çok mutluydu çook!

Haftasonu köye gidip bi hafta sonra döneceğini düşündüğünde içi içine sığmıyordu; ablasına anlatacaktı, soracaktı ‘aşk bu mu? diye. O da onu seviyor muydu, ablası kesin anlardı zati!

Köyünü, evini çok özlemişti; koşarak sarıldı kardeşlerine, anasına, kokladı hepsini. Erkek kardeşi yataktan kalkamıyordu artık, çok zayıflamış gördü onu. Ama sanki ana-babasında bi sessizlik sezdi; tarhana kokan mutfakta gidip anasına sarıldı ‘Anacım iyisiniz değil mi sanki bişey saklıyonuz benden kötü bi haber mi var?’

O sırada içeri giren babası:

-Yok kötü değeldir, bugün çalıştığın yerin ağası haber yolladı hayırlı bi iş için bu akşam gelceklermiş. Yüzümü kızartcak bişey yaşamışsan söyle, gittiğin gibisan değel mi? Havin:

-Tööbe hâşâ baba o nasıl sözdür öyle; diyip utandı, içeri kaçtı.

‘Allahımmm o da beni seviyo işte; istemeye gelceklermiş, şimdi nişanı takarız; 2 yıl sonra da devlet nikahı yaşında evleniriz; ablamla eniştem gibi! Kalbi kuş gibi çırpınıyor, kafesinde duramıyordu sanki. O sırada kapıdan giren ablasının sesini duydu, ablasının karnındaki bebek izin verdiğince ona sarılıp içeri odaya çekip bi solukta olanları anlattı ve o yemyeşil gözleri kocaman açılıp merakla ablasının cevabını beklerken o kadar saf, o kadar güzeldi ki!

-Havininmm dedi ablası; evet bu sevdadır; zati babasını hemen yolladığına göre ateş bacayı sarmış; nişanı hemen yapar yaşın dolunca da evlenirsiniz diye kardeşine sarılıp saçlarını okşadı. Hadi kalk, misafirimiz gelcek hazırlanman gerek.

‘Abla kız Seymen Ağa'ya benziyo bilirsin?’ dedi, kıkırdaşarak akşam için hazırlık yaptılar.

Kapı çalındı, önde ağa arkada iki adamı içeri girdiler; Mustafa yoktu, ‘E tabi batıda âdet başkadır, oğlan kızevine gelmez heralde?’ dedi kendi kendine. O titreyen elleriyle kahveyi nasıl yaptı, nasıl verdi bilmiyordu, odanın köşesinde elinde tepsi dikilirken, ‘keşke gelebilseydi de ablam göreydi’ diye düşündü.

-Bakın ben Çukurova’nın en büyük pamuk ağasıyım, köklü bi aileyiz. Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızınız Havin’i

(Havinin artık bacakları da titriyordu) ‘kendime’ istiyorum. 10 küçük 5 büyükbaş hayvan hemen gönderirim; evet derseniz şimdi Adana burmamızı takar gideriz, haftaya çiftliğe gelince imam nikahı sonrası gelin olarak girer çiftliğe Allah’ın izniyle. Yaşı gelince beni ‘kadınım olarak mutlu ederse’ resmîsini de yaparım inşallah!

Babası bi Havin’in gözüne baktı, bi döndü köşede divanda yatan oğluna ‘Hayırlı uğurlu olsun ağam’ dedi.

Kardeşimin tedavi masrafı için babam beni, kendi yaşında birine satmıştı; annem de başını kaldırıp gözüme hiç bakmadı. Onu sen doğurdun da, onun babası sensin de ben sizin evlâdınız değil miyim? Bana olan sevginiz bikaç hayvan parasıydı öyle mi?

Yüce yaradanın böyle bi emri, peygamberimizin böyle bi kavli olur muydu hiç?

O andan itibaren Havin ne anasıyla ne babasıyla hiç konuşmadı, giderken vedalaşmadı. Ablasına sarıldı ‘o beni seviyo abla, hem sevmese niye elimi tutsun ki?’ diye mırıldanınca iki kızkardeşin gözyaşları birbirine karıştı.

Arabaya bindi, diğerleriyle yine sıkışık oturdu ama asıl sıkışık olan Havin’in kalbiydi. O da çok üzgündü mutlak, babası hiç bahsetmeden istemeye gelmiş olmalıydı; yoksa göndermezdi, insan sevdiğini başkasına verir mi hiç, babası bile olsa?

Tüm bunları düşünürken korkunç bi korna, fren sesi üstüne çığlıklar; feryatlar!

Gözünü açtığında yan yatmış servis aracı ve etrafa saçılan kızları gördü. Kimi kanlar içinde baygın, kimi inliyor kimi yardım çığlıkları atıyordu. Hareket etmeye çalıştı, evet vücudunu hissediyordu. Zorla kafasını diğer yana döndürdü, bi uçurumun eşiğiydi burası. Kazanın şokunu atlatır atlatmaz aklına Mustafa düştü ve evlendirilceği o adam. Onu severken hergün gözünün önünde yaşayamaz ona da bu acıyı çektiremezdi. Şimdi ‘bir’ kez, ama o çiftliğe giderse ‘her gün’ ölürdü. Kalktı, yürüyerek uçurumun kenarına gitti ‘hem beni sevmese niye elimi tutsun, niye bana güzel desin ki?’ diyerek kendini boşluğa bıraktı.

Ertesi gün haberlerde ‘Pamuk işçilerini taşıyan servis yoldan çıktı, kazada uçuruma yuvarlanan 1 işçi hayatını kaybederken 2’si ağır 20 kadın işçi yaralandı’ dendi.

Ne yaşarken adı, sanı, kıymeti oldu Havin’in, ne ölürken! ‘Uçuruma yuvarlanan bir işçi’ydi o sadece.

Her yıl ‘uçuruma yuvarlanan’, babası, dedesi yaşındaki sapıklara satılan yüzlerce çocuk adına yazdım bu hikayeyi. O saf, doğuştan şanssız, kötülüğe inanmıycak kadar temiz; sevgiyi anlamıycak kadar masum, yüzlerce Havin için.

‘Hem sevmese niye babasına benden bahsetsin ki?’