22/08/2019
1229

Zİİİİİİİİİİİİİİİİ

İstifâmı verip İstanbul’da özel bir hastaneye başlayalı bikaç ay olmuştu. Küçük bi şehirden sonra burası gerçekten ürkütücü bir şehirdi ki kalabalığı, stresi, insanları, ulaşımı, gürültüsü herşeyi bana sıkıntı veriyordu. Günde yüz hasta bakan devlet hastanesi hekimi olarak, başladığım hastanenin beş yıldızlı otel ya da plaza yapısını ilk gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Hastaneye girince yüzüne vuran ter, ilaç, kan karışık o garip koku yerine mis gibi yasemin kokulu parfüm; bağırıp çağıran hastalar veya gezme amaçlı örgüsünü alıp muayeneye gelen bıyıklı teyzeler yerine mini etekli hatunlar ve takım elbiseli gençlerin karşılamasının dayanılmaz hafifliği bu şehre taşınma kararı aldırmıştı bana. Çünkü devlette hayatımın en güzel yıllarını korkunç şartlarda geçirmiştim ve artık ‘medeniyet, güzel-efendi insan, temiz-mis gibi koku, güzel yemekler, kapıyı çalarak girip muayenede telefonu çalınca sizden özür dileyip kapatıp sizi dinlemeye devam eden kibar insanlar’ görmek istiyordum.

Bi süre sonra şehri benim için anlamlı kılan bişey daha vardı artık. Hastanenin karşısında büyük iş merkezine girip çıkarken karşılaşıyorduk onunla. Uzun boyu, ölünce insanın gömülesi gelecek çekicilikteki gamzeleri ve o yağmur sonrası bulutların arkasından beliren güneş kadar ışıltılı gülüşü! Geniş omuzlarına öyle yakışıyordu ki, insanın üstünde efildeyen gömleğinin keteni olası geliyordu. Bikaç kez civardaki cafede karşılaştık, gözgöze geldiğimiz anda yüzümün kızarmasına engel olamıyordum. Sanki o da bana kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı. O kadar mükemmel şıklıktaydı ki, bi erkekte çok dikkat ettiğim ayakkabı-kıyafet uyumu, herşeyi çok çekiciydi.

Hastaneye Türk dizilerindeki doktor hatunların bakımlılığında, fönlü saç ve hep hayalini kurduğum o asil ‘sös’ şıklığı: stiletto-önlük-steteskop ile gitmek ve onu görme heyecanı beni çok mutlu ediyordu.

Yatağa uzanınca gizemli adamımı hayal ediyordum; o merkezdeki işyerlerini düşününce, genç bi işadamı, bi avukat ya da mimarlık ofisi olan bi mimar olabilir hangisiydi, neydi mesleği acaba?? Sonuçta bu Cosmo erkeğiydi; girişken, janti! Mutlaka tanışmak için bi bahane yaratırdı. Acaba ilk tanışmamız nasıl olacaktı; hergün bu anla ilgili bi hayal kurup tatlı bi tebessümle dalıyordum uykuya.

Bigün sabah bazı özel işlerimi halledip hastaneye öğle arasında gidince, karşılaşma ihtimalimiz olan cafede bişeyler yemeye karar verdim. Tabi ki her zamanki gibi park yeri sorunu vardı, ben bakınırken, cafedeki görevli parkedilmiş bi arabanın arkasını işaret edince oraya park ettim, nasılsa içerden birinin arabası olmalıydı bu...

Cafeye girdim; evet ordaydı, yine yalnız oturup dergi okuyup kahvesini yudumluyordu. Yemeğimi alıp karşısına bi yere otururken kör şansıma, onun kalkıp gittiğini gördüm. Bu yalnız, cool havası da beni ayrı çekiyordu. Kapının önündeki park görevlisi çocukla konuşunca beni işaret ettiklerini gördüm. Aman Allahım; geri cafeye döndü, o yaklaştıkça benim gözüm kararıyor ve küçüklüğümden beri tansiyonum düşünce duyduğum o sesle kulağım çınlıyordu: Ziiiiiiiiiiiii!... Burun kanatlarım olabildiğince açılsa da yok, nefesim şu an bana yetmiyordu. Yaklaştı, evet artık zamanı gelmişti, arabamı onunkinin arkasına parkederek tanışmamız için hayat tatlı bi tesadüf sunmuştu, artık kim tutardı ki bizi!

Kafamı kaldırıp sanki hiç beklemiyomuş da şaşırmış havasında yanımda duran yunan tanrısı kılıklı adamın yüzüne baktım; bi insanın gözündeki bu rengi, bi ressam bikaç boyayı bile karıştırsa mümkün değil oluşturamazdı. Konuşmaya başladığında benim için dünya durmuştu ya da tersine dönüyordu artık:

-Bacım bahele arkama koymuşun arabanı, sen yimeeeğini soğutma enaktarını ver, ben anarya çıkarıp kendi arabamı alıyım... Ne bahıyon ki far görmüş davşan gibi bacım Ellaalaaahhh ; baayan baayan nefes aliyüün müü; karsooon, gözüüüm, bağyan bayıldı bi soğan- sarımsak bişiy getir de kohlatalım...

Yaani neeymişş, dış görünüme aldanmamak lazımmış, ‘vizyon sahibi olma’ ayrı bi meziyetmiş; kılık kıyafetle değil; hayatboyu edinilen bilgi, görgü, aile ve çevrenin hepsinin bi birleşimiymiş! İlk karşılaşma hayali, gerçekleşene kadar dünyanın en heyecan veren ve en güzel şeyiyken; bi anda dünyayı karartabilirmiş. 'Bahele' ne yaaaaa!!!